1. Ana Sayfa
  2.  / 
  3. Blog
  4.  / 
  5. Türkiye Neden Ünlüdür?
Türkiye Neden Ünlüdür?

Türkiye Neden Ünlüdür?

Türkiye, resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti; İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Ayasofya, Kapadokya, Pamukkale, Efes, Türk mutfağı, kahve, çarşılar, halılar, hamamlar, sahil tatil köyleri ve Avrupa ile Asya arasındaki eşsiz konumuyla dünyaca ünlüdür. Dünyanın önde gelen turizm destinasyonlarından biri olan Türkiye, BM Turizm verilerini aktaran Türkiye’ye Yatırım platformuna göre 2025 yılında 64 milyon uluslararası turist ağırlamış ve dünyanın en çok ziyaret edilen dördüncü ülkesi olarak sıralanmıştır.

1. İstanbul

Türkiye en çok İstanbul ile ünlüdür; zira başka hiçbir şehir ülkenin imajını bu denli güçlü bir biçimde taşımaz. Başkent Ankara olabilir, ancak Türkiye’yi anında tanınır kılan İstanbul’dur: Boğaziçi’ni geçen vapurlar, siluete hâkim kubbeler ve minareler, sokak pazarları, saray avluları, eski sur duvarları, kalabalık köprüler, çay bardakları, martılar ve tepeden tepeye karakter değiştiren semtler. Şehrin bu gücünün büyük bölümü konumundan kaynaklanır. İstanbul, Avrupa ile Asya arasında, Karadeniz ile Akdeniz güzergâhları arasında ve Balkanlar ile Anadolu arasında yer alır. 2.000 yılı aşkın bir süre boyunca bu konum şehri imparatorlar, tüccarlar, ordular, hacılar ve seyyahlar için vazgeçilmez bir hedef hâline getirmiştir; bu nedenle İstanbul bugün bile tek bir başkent gibi değil, tüm dünyanın buluşma noktası gibi hissettirmektedir.

İstanbul’daki Süleymaniye Camii

2. Ayasofya ve İstanbul’un Tarihi Alanları

Türkiye, Ayasofya ile ünlüdür; zira dünyada tek bir yapıda bu kadar çok tarihsel dönemi barındıran başka bir eser bulmak güçtür. 6. yüzyılda İmparator Jüstinyen döneminde inşa edilen Ayasofya, Konstantinopolis’in büyük katedrali olarak tasarlanmış ve Bizans mimarisinin en önemli başarılarından biri hâline gelmiştir. Geniş kubbesi, mermer yüzeyleri, galerileri, mozaikleri ve iç mekânın yarattığı derinlik hissi yüzyıllar boyunca kilise ve cami tasarımını etkilemiştir. 1453’te Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethinin ardından Ayasofya camiye dönüştürülmüş; minareler, mihrap, minber, hat levhaları ve Osmanlı eklemeleri yapıyı köklü biçimde değiştirmiş, ancak önceki Hristiyan katmanını tümüyle silmemiştir. Bu nedenle Ayasofya hiçbir zaman yalnızca tek bir döneme ait bir anıt gibi hissettirmez; aynı anda hem Bizans hem Osmanlı, hem imparatorluk hem dinî, hem de siyasi bir kimlik taşır.

Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, Topkapı Sarayı, eski Hipodrom, yeraltı sarnıçları, sur duvarları ve daha pek çok tarihi eserle yakın komşuluk içindedir; UNESCO’nun İstanbul’un Tarihi Alanları’nı dünyanın büyük kentsel miras peyzajlarından biri olarak nitelendirmesi de bu bütünlük sayesindedir. Bugün Ayasofya yeniden cami olarak kullanılmakla birlikte, statüsündeki her değişiklik inanç, kimlik, bellek ve dünya mirası konusundaki tartışmalara dokunduğundan Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve tartışılan anıtlarından biri olmaya devam etmektedir.

3. Boğaziçi ve Avrupa ile Asya Arasındaki Köprü

İstanbul’da Boğaz, uzak bir coğrafi gerçek değil gündelik yaşamın bir parçasıdır: vapurlar onu geçer, köprüler üzerinden uzanır, kargo gemileri içinden ilerler ve her iki yakadaki mahalleler suyun ötesinden birbirlerine bakar. Eski imparatorluk şehrinin büyük bölümünü barındıran Avrupa yakasının karşısında Anadolu yakası, kendi semtleri, pazarları, kıyıları ve konut hayatıyla ayrı bir dünya kurar; böylece kıtalar arasındaki sınır hem sıradan hem de çarpıcı bir hal alır. İstanbul’un coğrafyasının her zaman bu denli önemli olmasının nedeni de budur. Boğaziçi’ni denetim altında tutan, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki kilit geçitlerden birini elinde bulundurmuş olur; bu da şehri ticaret, savaş, diplomasi, göç ve imparatorluk açısından vazgeçilmez kılmıştır.

“Doğu’nun Batı ile buluştuğu yer” ifadesi kulağa klişe gelebilir; ancak Türkiye söz konusu olduğunda bu yalnızca bir pazarlama söylemi değildir. Ülke gerçekten de Balkanlar, Anadolu, Kafkasya, Orta Doğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’in buluşma noktasında yer almaktadır. Boğaziçi bu konumu gündelik bir sahneye dönüştürür: yolcular vapurlarda kıtalar arasında çay içer, köprüler Avrupa’dan Asya’ya trafiği taşır, camiler ve saraylar suyun üzerinde yükselir ve küresel ticaret yollarından geçen gemiler yerel yolcu tekneleriyle aynı dar kanalı paylaşır.

İstanbul, Türkiye’deki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü (İkinci Boğaz Köprüsü olarak da bilinir)

4. Osmanlı İmparatorluğu

Kuzeybatı Anadolu’da küçük bir Türk beyliği olarak başlayan bu yapı, 600 yılı aşkın süre varlığını koruyan ve ancak 1922’de sona eren bir imparatorluğa dönüştü. En önemli dönüm noktası, II. Mehmed’in 1453’te Konstantinopolis’i fethederek şehri Osmanlı başkenti hâline getirmesiyle yaşandı. İmparatorluk buradan Balkanlara, Anadolu’ya, Arap topraklarına, Kuzey Afrika’ya ve Orta Avrupa’nın bir bölümüne yayılarak İstanbul’u erken modern dünyanın başlıca siyasi, dinî ve ticari merkezlerinden biri konumuna taşıdı.

Topkapı Sarayı, sultanların saray ve yönetim dünyasını gözler önüne sererken Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilen Süleymaniye Camii, imparatorluğun en parlak çağını simgeler. Osmanlı mirası daha az anıtsal biçimlerde de yaşamaya devam eder: çinili çeşmeler, ahşap evler, hamamlar, kapalı çarşılar, hat sanatı, kahve kültürü, imparatorluk mutfakları, müzik, vakıflar ve camiler ile kamusal hizmetler ekseninde şekillenmiş mahalleler bunların başında gelir.

5. Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye Cumhuriyeti

Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk sayesinde dünyaca tanınır; zira modern Türkiye’yi onsuz açıklamak neredeyse imkânsızdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında başarılı bir askerî komutan olan Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı’nın önderi ve ardından 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu oldu. 1938’e kadar cumhurbaşkanlığı görevini sürdüren Atatürk yalnızca bir siyasi sistemi diğeriyle değiştirmekle yetinmedi; imparatorluğun çöküşünün ardından devleti temelinden yeniden inşa etmeye girişti: otoriteyi hanedandan cumhuriyete, saltanattan meclise ve imparatorluk kimliğinden modern Türk ulusal çerçevesine taşıdı.

Reformları siyaset kadar gündelik yaşamı da dönüştürdü. 1928’de Latin alfabesinin benimsenmesi okuma-yazma, eğitim, yayıncılık ve kamusal iletişimi köklü biçimde değiştirdi; hukuk reformları devlet kurumlarında dinî hukukun rolünü azalttı; eğitim yeniden düzenlendi; soyadı kullanımı zorunlu hâle getirildi; kadınlar daha geniş sivil ve siyasi haklara kavuştu ve 1930’larda genel seçimlerde tam oy hakkı elde etti. Bu değişiklikler dil, din, hukuk, giyim, toplumsal cinsiyet rolleri ve Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisini doğrudan etkilediğinden Türk kimliğine dair tartışmaların merkezinde olmaya devam etmektedir. Ankara’daki Anıtkabir bu önemi yansıtır: yalnızca bir liderin anıt mezarı değil, cumhuriyetin kendisinin simgesel merkezi niteliğindedir.

Cumhuriyet Anıtı, Taksim Meydanı, İstanbul, Türkiye

6. Kapadokya

Milyonlarca yıllık volkanik etkinlik bölgeyi yumuşak tüf tabakasıyla kaplarken rüzgâr ve su zamanla onu vadilere, sırtlara, konilere, sütunlara ve bugün peri bacaları olarak bilinen oluşumlara dönüştürdü. UNESCO, Göreme Milli Parkı ve Kapadokya Kaya Alanları’nı erozyon tarafından biçimlendirilmiş volkanik bir peyzaj olarak nitelendirse de bu tanımlama deneyimin tamamını yansıtmaz. Göreme’deki kaya kiliselerinde Bizans manastır yaşamından kalma freskler hâlâ korunurken Kaymaklı ve Derinkuyu’daki yeraltı şehirleri, toplulukların barınak, savunma, depolama ve hayatta kalma amacıyla bu coğrafyayı nasıl kullandığını gözler önüne serer. Gün doğumunda ise sıcak hava balonları, volkanlarca, keşişlerce, çiftçilerce ve yüzyıllar boyunca süregelen yerleşimle biçimlenmiş vadilerin üzerinde süzülerek çok eski bir mekâna modern bir imge katar.

7. Pamukkale

Türkiye, Pamukkale ile ünlüdür; zira burası sıradan bir doğa manzarasından çok taşa dönüşmüş su izlenimi bırakır. Beyaz travertenli teraslar, yamaçtan aşağı doğru akan sıcak ve mineral açısından zengin kaynak sularının kalsiyum karbonat tabakası bırakmasıyla oluşmuştur. Zamanla bu birikintiler parlak havuzlar, sırtlar ve donmuş şelale görünümünde kademeli yapılar meydana getirerek yere Türkçe adını, yani “Pamuk Kale”yi kazandırmıştır. UNESCO, Pamukkale’yi mineral ormanları, taşlaşmış şelaleler ve teraslı havuzlardan oluşan gerçek dışı bir peyzaj olarak tanımlar; bu betimleme yerindedir, zira alan hem doğal hem mimari bir his uyandırır: sanki tepe yavaş yavaş su tarafından inşa edilmiştir.

Pamukkale’yi özellikle güçlü bir Türk simgesi yapan şey, doğal terasların yalnız başına durmamasıdır. Hemen üstlerinde, insanların modern turizm çok öncesinde kaplıca sularına kavuşmak için geldiği antik bir termal şehir olan Hierapolis’in kalıntıları yer almaktadır. Roma hamamları, tapınaklar, büyük bir tiyatro, nekropol, caddeler, kapılar ve kutsal havuzlar, aynı kaynakların hem coğrafyayı hem de insan yerleşimini nasıl biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır.

Pamukkale, Türkiye

8. Efes ve Antik Kalıntılar

Türkiye, antik kalıntılarıyla ünlüdür; zira Efes gibi yerler ülkenin Akdeniz tarihine ne denli derinden ait olduğunu gözler önüne serer. Modern Selçuk kasabasının yakınında yer alan Efes, uzun tarihi boyunca farklı dönemlerde Yunan, Roma ve erken Hristiyan kimliği taşımış bir şehrin kalıntılarını barındırmaktadır. UNESCO bölgeyi Helenistik, Roma İmparatorluğu ve erken Hristiyanlık dönemlerine ilişkin olağanüstü bir tanıklık olarak tanımlar; bu katmanlı kimlik de alanı bu denli güçlü kılan şeydir. Celsus Kütüphanesi alana en tanınan görüntüsünü kazandırırken büyük tiyatro kamusal yaşamın boyutunu, mermer yol ise şehrin hareket, ticaret, tören ve gündelik yaşam mekânı olarak nasıl işlediğini hayal etmeyi kolaylaştırır. Yakındaki Ayasuluk, Aziz Yuhanna ile bağlantılı gelenekler ve bölgenin daha geniş dinî tarihi aracılığıyla alana başka bir katman ekler.

9. Göbekli Tepe

Güneydoğu Anadolu’da Şanlıurfa yakınlarında yer alan bu alan, metal aletlerin, yazının, şehirlerin ya da genellikle antik tarihle ilişkilendirilen devletlerin çok öncesine, Çanak Çömleksiz Neolitik dönemine aittir. Oyma T biçimli sütunları, dairesel ve oval çevreleri, hayvan kabartmaları ve titizlikle düzenlenmiş anıtsal alanları, tarih öncesi toplulukların pek çok kişinin önceden düşündüğünden çok daha erken dönemlerde büyük sembolik ve ritüel projeler örgütleyebildiğini kanıtlamaktadır. Bu alanın önemi yalnızca yaşından değil, aynı zamanda ortaya attığı sorulardan kaynaklanmaktadır. Göbekli Tepe yaklaşık MÖ 9600-8200 yıllarına tarihlenmekte olup Stonehenge’den ve piramitlerden binlerce yıl daha eskidir. UNESCO, alanı avcı-toplayıcı topluluklar tarafından yaratılan anıtsal mimarinin ilk evrelerine dair olağanüstü kanıtlar sunması nedeniyle Dünya Mirası Listesi’ne almıştır. Türkiye açısından bu, Anadolu’ya dünya tarihinde eşsiz ve derin bir yer kazandırmaktadır.

Göbekli Tepe arkeolojik alanı

10. Türk Rivierası

Bu bölge genellikle Antalya’dan Muğla’ya uzanan kıyı şeridini kapsar; burada deniz yalnızca otellerin arka fonu olmayıp çok daha eski bir kıyı dünyasının ayrılmaz parçasıdır. Antik şehirler, tiyatrolar, tapınaklar, Likya kaya mezarları, kaleler, marinalar, balıkçı kasabaları ve tatil bölgeleri çoğu zaman yan yana bulunur; bu nedenle kıyı boyunca yapılan bir gezi aynı gün içinde yüzmekten ve yelkenden arkeolojiye uzanabilir. Antalya, büyük bir tatil şehrini eski liman ve Perge, Aspendos ile Termessos gibi antik alanlara erişimle bir arada sunar. Bodrum kale manzaraları, beyaz badanalı sokakları, gece yaşamı ve yelken kültürüyle ayrı bir çekim merkezi oluştururken Fethiye ve Kaş kıyıyı falezlere, adalara, Likya yollarına ve daha sakin koylara taşır. Aynı kıyı şeridi her şey dahil tatil köyleri, gulet gezileri, dalış, plaj kulüpleri, aile tatilleri, arkeoloji günübirlik gezileri ya da küçük kıyı köyleri anlamına gelebilir.

11. Türk Mutfağı

Türkiye, aynı anda hem görkemli hem de gündelik hissettiren mutfağıyla dünyaca tanınır. Bazı yemekler Osmanlı saray mutfaklarının, ticaret yollarının ve köklü kentsel yemek kültürünün izlerini taşırken diğerleri köy evlerine, sokak tezgâhlarına, fırınlara, aile sofralarına ve pazar sabahlarına aittir. Bu nedenle Türk yemekleri uluslararası arenada kolayca tanınabilir olmasına karşın tek bir yemeğe indirgenemez. Kebaplar, döner, baklava, Türk lokumu, meze, pide, börek, lahmacun, mercimek çorbası, dolmalar, ızgara balık, pilav çeşitleri ve zengin kahvaltılar aynı geniş yemek dünyasına aittir; ancak farklı bölgelerden, iklimlerden ve toplumsal ortamlardan doğmaktadır. Tek başına bir Türk kahvaltısı bile ülkenin küçük bir haritası gibi hissettirilebilir: ekmek, peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurta, bal, reçel, kaymak, çay ve Ege kıyısından Doğu Anadolu’ya uzanan yerel çeşitler.

Türk mutfağı

12. Türk Kahvesi ve Çay Kültürü

Türkiye, Türk kahvesiyle ünlüdür; zira küçük bir fincanı toplumsal bir ritüele dönüştürür. İçecek cezvede yavaş yavaş hazırlanır, süzülmeden küçük fincanlarda sunulur ve genellikle acelesiyle değil sohbet eşliğinde tüketilir. UNESCO, Türk kahve kültürünü ve geleneğini somut olmayan kültürel miras olarak tanıyarak törensel vesileler, misafirperver karşılama, edebiyat, türküler ve gündelik sosyal yaşamdaki yerini vurgular. Bu nedenle Türk kahvesi kafein alımından öte bir anlam taşır: yemeklerden sonra, ziyaretlerde, aile toplantılarında ve nişan merasimlerindeki köklü geleneklerde, kahve sunmanın saygı, hoş karşılama ve toplumsal bağın ritüel diliyle iç içe geçtiği anlarda karşımıza çıkabilir.

Öte yandan çay, gündelik yaşamı ayakta tutan içecektir. Türkiye’de çay neredeyse her yerde ikram edilir: kahvaltıda, ofislerde, dükkânlarda, pazarlarda, vapurlarda, otogar salonlarında, evlerde ve masada lale biçimli küçük bardaklar olmasa eksik kalacak uzun sohbetlerde. Kahve yurt dışında daha tanınan bir simge olabilir; ancak çay ülke içindeki en köklü alışkanlıktır. Türk çay kültürü özellikle çay üretiminin yerel tarımın merkezine oturduğu Karadeniz’deki Rize bölgesiyle ve misafire bir bardak çay uzatmanın sade jesti ile özdeşleşir.

13. Çarşılar, Halılar ve Alışveriş Kültürü

İstanbul’daki Kapalıçarşı, bu dünyanın en belirgin simgesidir: halıların, kilimlerin, seramiklerin, lambaların, mücevherlerin, deri ürünlerinin, tekstilin, antika eşyaların, tatlıların ve hediyelik eşyaların yan yana satıldığı; koridorlardan, avlulardan, atölyelerden, küçük dükkânlardan, kapılardan ve kubbeli geçitlerden oluşan kapalı bir labirent. Önemi yalnızca boyutundan ya da yaşından değil, temsil ettiği şehir türünden kaynaklanmaktadır. İstanbul harekete dayalı kurulmuş bir şehirdir: gemiler, kervanlar, hacılar, diplomatlar, tüccarlar ve çarşı bu ticari belleği modern alışveriş merkezlerinin hiçbir zaman yerine geçemeyeceği biçimde canlı tutmaktadır.

Halılar ve kilimler bu kültüre daha derin bir katman katar; zira turizmi köklü el sanatı gelenekleriyle buluşturan bir köprü işlevi görür. Türkiye’nin imgesi söz konusu olduğunda bir kilim yalnızca dekoratif bir nesne değildir; bölgesel desenleri, dokuma tekniklerini, aile emeğini, göçebe belleğini, köy üretimini ve Anadolu’yu daha geniş Osmanlı ile İpek Yolu dünyalarına bağlayan ticaret yollarını içinde barındırır. Aynı şey farklı biçimlerde İznik çini seramikleri, bakır işçiliği, baharatlar, cam lambalar, çay takımları, mücevherler ve tekstil için de geçerlidir.

Tarihi Mısır Çarşısı (Baharat Çarşısı olarak da bilinir)

14. Türk Hamamları

Bu gelenek, daha eski Roma ve Bizans banyo kültüründen beslenerek İslam ve Osmanlı etkisi altında kentsel gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelen Türk hamamı biçimini aldı. Osmanlı şehirlerinde hamam yalnızca temizlenme yerinden ibaret değildi. Genellikle camiler, pazarlar, çeşmeler ve meydanlar yakınında kurulan hamam, mahalle yaşamının ritmine ait bir mekândı; erkekler ve kadınlar için ayrı saatler ya da bölümler bulunurdu. 16. yüzyılda mimar Mimar Sinan tarafından inşa edilen Çemberlitaş Hamamı gibi tarihi yapılar, Osmanlıların hamam tasarımına ne denli önem verdiğini gözler önüne serer. Deneyim toplumsal bir anlam da taşıyordu: insanlar düğünlerden önce, yolculuklardan sonra, bayramlarda ya da sıradan haftalık rutinleri kapsamında hamama giderek yıkanma eylemini dinlenme, sohbet ve yenilenme anına dönüştürüyordu.

15. Semazenler ve Sufi Geleneği

Türkiye, semazenlerle ünlüdür; zira görüntü görsel açıdan yalın ama ruhani derinliği büyüktür: beyaz cüppeli figürler, Mevlevi Sema töreninin bir parçası olarak sessizlik, müzik ve denetimli hareket içinde döner. Bu sıradan anlamda bir halk dansı değildir ve bir sahne gösterisine indirgenmemelidir. Tören, dönme hareketinin dua, disiplin, tevazu ve Allah’a yakınlaşma arayışıyla bağlantılı olduğu Mevlevi Sufi geleneğine aittir. UNESCO, Mevlevi Sema törenini somut olmayan kültürel miras olarak tanıyarak Mevleviyye tarikatının sema törenleri, müzik, şiir ve manevi eğitimle olan bağını vurgular. Bu törenin gücü gösteriden değil kısıtlılıktan kaynaklanır: her jest, cüppe, adım ve müzik pasajı ritüelin içinde anlam taşır.

Bu gelenek en güçlü biçimde, türbesi Türkiye’nin önde gelen manevi ziyaret mekânlarından biri olmayı sürdüren 13. yüzyıl şairi ve Sufi düşünürü Mevlana Celaleddin Rumi’nin şehri Konya ile özdeşleşir. Rumi’nin şiirleri sevgi, özlem, birlik ve iç dönüşüm gibi temaları Anadolu’nun çok ötesine taşırken Mevlevi töreni bu manevi dünyaya somut bir biçim kazandırmıştır. Ziyaretçiler yüksek tavanlı mekânlarda ya da tarihi Mevlevi dergâhlarında dönen semazenler seyrettiklerinde Türkiye’nin kültürel katmanlarının bir arada buluştuğunu hissedebilirler: Farsça şiir, Anadolu İslam’ı, Osmanlı müziği, ritüel giysi ve yaşayan dinî bellek.

Sufi Semazen Töreni (Sema ritüeli olarak bilinir), Türkiye’de geleneksel aktif bir meditasyon biçimi

16. Türk Dizileri

Türkiye, giderek artan bir biçimde TV dizileriyle de tanınmaktadır; zira bu yapımlar ülkenin en güçlü modern kültürel ihracat araçlarından biri hâline gelmiştir. Çoğunlukla “dizi” olarak adlandırılan bu yapımlar artık küçük niş üretimler değildir: Türk dizileri Orta Doğu, Latin Amerika, Balkanlar, Güney Asya, Avrupa’nın çeşitli bölgeleri ve daha pek çok yerde izlenmektedir. UNESCO’nun politika izleme platformu, Türk TV dizilerini uluslararası pazarlarda güçlü ilgi gören ve Türk kültürü ile ifade çeşitliliğinin tanıtımına katkıda bulunan önemli bir kültürel ürün olarak nitelendirmektedir. Son sektör raporlarına göre Türk dizileri yaklaşık 170 ülkede izleyiciye ulaşmakta; yüz milyonlarca düzenli seyircisiyle turizm, yemek ve İstanbul’un yanı sıra Türkiye’nin küresel imajının önemli bir parçası hâline gelmektedir.

17. Türk Dili ve Ulusal Kimlik

Türkçe, Türk dil ailesinin en büyük dilidir ve Azerbaycanca, Türkmence ve Gagauzca ile birlikte Oğuz koluna aittir. Bu dilsel bağ, Türkiye’yi Kafkasya, Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu’nun bazı bölgelerine uzanan daha geniş bir Türk dünyasına yerleştirse de modern Türkçe’nin çok kendine özgü ulusal bir işlevi vardır. Okulların, kamusal yaşamın, medyanın, edebiyatın, siyasetin, sokak tabelalarının, devlet kurumlarının, şarkıların, sloganların ve gündelik konuşmaların dili olduğundan yüzyıllarca süren imparatorluk çeşitliliğinin ardından ülkeye ortak bir kültürel çerçeve sağlar.

Bizim gibi Türkiye’ye hayran kaldıysanız ve bir Türkiye gezisi planlamaya hazırsanız, Türkiye hakkında ilginç gerçekler adlı makalemize göz atın. Yola çıkmadan önce Türkiye’de Uluslararası Sürücü Belgesi gerekip gerekmediğini kontrol etmeyi de unutmayın.

Başvur
Lütfen aşağıdaki alana e-postanızı yazın ve "Abone Ol"a tıklayın
Abone olun ve Uluslararası Sürücü Belgesi'nin edinilmesi ve kullanımı hakkında ayrıntılı talimatlar ile yurt dışındaki sürücüler için öneriler alın.